VesantheStil, kültür ve iyi yaşam
DerlemelerBülten

Sanat & Kültür

Sahadan Perdeye: 2026'nın İkinci Yarısı İki Frekansta Çalıyor

Temmuz'da bir stadyum devre arasının ilk kez Super Bowl'a öykündüğü, Aralık'ta iki dev filmin aynı güne kilitlendiği bir yıl. Ama yılın gerçek meselesi gürültüde değil; Venedik'in 'eksik perdeler'inde, bir zanaatkârın ışığında, bir film salonunun ilk karanlığında.

· Sanat & Kültür Editörü · · 4 dk okuma
Gösterimden önce ışıkları henüz sönmemiş, koltukları boş bir sinema salonunun perde tarafından bakışı; perde grisi ve loş duvar lambaları.

Bir takvim, kendini okumayı bilen için itiraf eder. 2026'nın geri kalanına baktığımda gördüğüm şey, bir etkinlik listesi değil; aynı altı ayın içinde yan yana duran iki ayrı ses düzeni. Biri yüksek, parlak, kalabalık için kurulmuş; ışıkların aynı anda yandığı, herkesin aynı anda baktığı bir frekans. Diğeri alçak, gecikmeli, salonun ilk karanlığında ya da bir atölyenin loş köşesinde duyulan bir frekans. Temmuz'dan Aralık'a uzanan bu altı ay, ikisinin hangi hızda çalacağını sormak için sıra dışı bir laboratuvar sunuyor.

Yüksek frekanstan başlayalım, çünkü kendini en önce o duyuruyor. 19 Temmuz'da, New Jersey'deki MetLife Stadyumu'nda FIFA Dünya Kupası finali oynanacak; ABD, Kanada ve Meksika'nın ortaklaşa ağırladığı turnuvanın son maçı. Ama bu finalin futbol tarihine geçecek tarafı belki de skor değil: turnuva, tarihinde ilk kez bir final devre arası gösterisi düzenliyor. Düzenleme Coldplay'den Chris Martin'in küratörlüğünde; sahnede Madonna, Shakira ve BTS var. Yani bir futbol maçının ortasına, açıkça Super Bowl mantığıyla kurulmuş bir konser yerleştiriliyor.

Burada futbolu değil, bir kültürel kararı izliyorum. Onlarca yıldır futbolun çekiciliği, tam da kesintisizliğindeydi: doksan dakika boyunca akışı bölmeyen, reklam arası tanımayan bir oyun. Devre arasına bir mega-konser monte etmek, bu akışı Amerikan yayın gramerine tercüme etme kararıdır. Sahne kuruluyor, söküyor, devre arası dakikalarla ölçülmüş bir gösteriye dönüşüyor. Gelirin FIFA'nın eğitim fonuna aktarılacak olması niyeti yumuşatır; ama biçimi değiştirmez. Mesele şu: oyunun kendisi yeterli bir olay değil mi ki yanına bir gösteri iliştiriliyor?

Aralık'ın İki Saatlik Düellosu

Aynı yüksek frekans, yılın sonunda sinemada doruğa çıkıyor. 18 Aralık'ta iki dev aynı güne kilitlendi: Denis Villeneuve'ün Dune: Part Three'si ile Marvel'ın Avengers: Doomsday'i. Sektör bu çakışmaya çoktan bir ad taktı — 'Dunesday.' İki stüdyo da tarihten kıpırdamıyor; Warner Bros., Dune için üç hafta boyunca ABD'deki tüm IMAX perdelerini kapatmış durumda, Disney ise geri sayım sayacı kurdu. Bir film takvimi değil, bir kuşatma planı izliyoruz.

Bu düelloyu sanat haberi yapan şey, hangi filmin kazanacağı değil. İki yapımın da aynı güne oturtulması, sinemanın artık öncelikle bir gişe etkinliği olarak kurgulandığının itirafı. Salon, perde, IMAX büyüklüğü — hepsi bir anlatının taşıyıcısı olmaktan çok, bir hafta sonunun rakamını şişirecek altyapı olarak konuşuluyor. Villeneuve'ün Frank Herbert evrenine getirdiği o ağır, meditatif tempoyu seviyorum; ama o tempo bile artık bir 'kuşatma' diliyle pazarlanıyor. Film, kendi sessiz anlarına rağmen gürültüyle satılıyor.

Aralık yalnızca bu iki başlıktan ibaret de değil. Aynı dönemde Hunger Games serisinin yeni halkası Sunrise on the Reaping ve büyük bütçeli başka yapımlar da takvimde sıralanıyor. Yıl sonu, alışıldık biçimde, en kalabalık vitrin. Ama tam da bu kalabalık, asıl sorumu keskinleştiriyor: bunca eşzamanlı gösterinin içinde, bir filme tek başına, kendi temposunda bakmaya yer kalıyor mu?

Venedik, Aynı Şehir Üç Ayrı Hızda

Alçak frekansı duymak için Venedik'e gitmek gerekiyor — ve ilginçtir, bu şehir aynı sonbaharda üç ayrı takvimle aynı anda çalışıyor. 2 ile 12 Eylül arasında 83. Venedik Film Festivali toplanıyor; bu yıl uluslararası jürinin başında Maggie Gyllenhaal var, yanında Johnnie To ve Kaouther Ben Hania gibi isimler. Lido'nun salonları, Aralık'ın gişe düellosunun tam zıttı bir mantıkla işler: orada bir film, açılış hafta sonunun rakamıyla değil, on iki gün boyunca tek tek izlenmesiyle var olur. Festival programı 23 Temmuz'da açıklanacak.

Aynı şehrin başka bir köşesinde, 9 Mayıs'ta açılan ve 22 Kasım'a dek sürecek olan 61. Venedik Sanat Bienali çalışmaya devam ediyor. Başlığı tek başına bir manifesto: 'In Minor Keys' — Eksik Perdelerde. Konsept, Mayıs 2025'te erken yaşta kaybettiğimiz küratör Koyo Kouoh'a ait; Bienali, ailesinin desteğiyle onun bıraktığı vizyonu hayata geçirmeyi seçti. Kouoh'un metni neredeyse doğrudan bu yazının konusuna konuşuyor: 'Eksik perdeler, orkestral gümbürtüyü ve asker yürüyüşlerinin temposunu reddeder; alçak tonlarda, daha düşük frekanslarda, mırıltılarda, şiirin tesellisinde hayat bulur.'

Eksik perdeler, orkestral gümbürtüyü reddeder; alçak tonlarda, daha düşük frekanslarda hayat bulur.

Kouoh'un cümlesini ilk okuduğumda, onu 2026'nın geri kalanına bir teşhis gibi tuttum. Bir tarafta stadyum devre arasının orkestral gümbürtüsü, Aralık'ın kuşatma dili, geri sayım sayaçları. Diğer tarafta bir küratörün, ölümünden sonra bile, gürültüye karşı alçak perdeyi savunan vasiyeti. Bienal bir 'en iyi sergi' yarışı değil; tam da bu çağda yüksek sesle konuşmayan şeylerin hâlâ duyulup duyulamayacağını sınayan bir öneri. Onu izlerken aklımdan çıkmayan soru bu.

Işığın Adası ve Elin Sabrı

Venedik'in üçüncü takvimi, belki en az duyulanı ve bana en çok şey söyleyeni. 1 ile 30 Eylül arasında, San Giorgio Maggiore adasındaki Fondazione Giorgio Cini'de, çağdaş zanaata adanmış Homo Faber bienali toplanıyor. Bu yılki başlık 'An Island of Light' — Bir Işık Adası. Sanat yönetmenliğini, sahne tasarımlarıyla tanıdığımız Es Devlin üstlenmiş; onlarca ülkeden yüzlerce usta zanaatkârın işini, on beş ayrı ışık enstalasyonuyla çerçeveliyor. Burada ışık, bir stadyumun LED ekranındaki ışık değil; bir elin, bir malzemenin, bir sabrın üstüne düşen ışık.

İşte yılın iki frekansı, en saf haliyle burada karşılaşıyor. Bir yanda saniyelerle ölçülen, herkesin aynı anda baktığı bir gösteri; öbür yanda haftalara, hatta yıllara yayılmış bir ustalığın, tek tek yaklaşıldığında açılan ışığı. Es Devlin'in adası, gösterinin reddi değil — gösterinin nereye bakacağını değiştiren bir öneri. Aynı kelimeyi, 'ışığı', iki büsbütün farklı şey için kullanıyoruz; ve hangisini kastettiğimiz, aslında bu çağda neye değer verdiğimizi ele veriyor.

O halde 2026'nın ikinci yarısı için bir takvim değil, bir ayar düğmesi öneriyorum. Temmuz'un finalini, Aralık'ın düellosunu yüksek sesle izleyin — onlar bu çağın enerjisini, kalabalığın ortak nefesini taşıyor ve bunda utanılacak bir şey yok. Ama yılın asıl armağanı, sesini yükseltmeyenleri duyabilecek kadar yavaşlamakta. Eylül'de Lido'nun bir salonunda perde karardığında, Bienal'in eksik perdelerinde, ya da Cini'nin bir köşesinde bir camcının nefesini tuttuğu anda — yıl, gümbürtüsünü değil, asıl frekansını orada açıyor. Mesele hangisinin kazandığı değil; hangisini duymayı seçtiğimiz.

  • dunya-kupasi-2026
  • venedik
  • sinema
  • bienal