Yat & Denizcilik
Project Zero: Motoru Olmayan 69 Metre Suya İniyor
Vitters tersanesinde tamamlanan Project Zero'da ne yakıt tankı var ne de jeneratör. Enerjisini yelkenden, güneşten ve sudan topluyor. Bir yelkenci olarak bu teknede hangi sözün tutulduğunu, hangisinin pazarlama olduğunu ayırmak istedim.

Bir süperyat haberini açtığımda önce şunu ararım: motor nerede, yakıt nereden geliyor. Çünkü bir teknenin gerçek karakteri broşürdeki ahşap kaplamada değil, makine dairesinde saklıdır. Hollanda'nın Zwartsluis kasabasındaki Vitters tersanesinde tamamlanan Project Zero'ya baktığımda ise tuhaf bir boşlukla karşılaştım. Aradığım yerde hiçbir şey yoktu. Ne dizel ana makine, ne jeneratör, ne de yakıt tankı.
Sektörün yıllardır ürettiği "yeşil" söylemi karşısında refleksim bellidir: çoğu zaman bu bir cila meselesidir. Hibrit motorlu bir mega-yat hâlâ mega-yattır; pruvasına yapıştırılan amblem, makine dairesinde dönen dizeli sessiz kılmaz. Bu yüzden Project Zero'yu da aynı şüpheyle açtım. Ama bu kez, en azından makine dairesi düzeyinde, söylenenle yapılan birbirini tutuyordu. Bu beni durdurdu.
Yakıtı denizden toplayan bir tekne
Project Zero — teslim sonrası kısaca Zero olarak anılacak — 69 metrelik iki direkli bir keç. Tasarımı denizcilik dünyasının iyi tanıdığı iki Hollandalı imzayı taşıyor: tekne mimarisi Dykstra Naval Architects'in, dış hat ve iç mekân ise Vripack'in elinden çıkmış. Siparişi Foundation Zero adında bir grup yatırımcı verdi. Niyetleri başından net: yakıt tankı ve içten yanmalı motoru olmayan ilk süperyatı inşa etmek.
Mesele yalnızca motoru çıkarmak değil; o motorun yaptığı işi başka bir yerden bulmak. Zero bunu üç koldan çözüyor. Yelken altında giderken kıçtaki pervaneler tersine dönüp suyun akışını elektriğe çeviriyor — denizciler bunu hidrojenerasyon diye bilir. Üst yapıyı örten sabit biminiye gömülü yüz metrekarelik melez güneş paneli hem ışığı hem ısıyı topluyor. Bir de rüzgâr türbini var. Teknenin omurgası önünde ve arkasında, döner nasellere oturtulmuş iki dümen-pervane, hem itki hem de üretim görevi görüyor.
Rakamlar somut. Tekne sekiz knot civarında hız bulduğunda pervaneler dönmeye, dolayısıyla üretmeye başlıyor; tam yolda bu üretim 250 kilovata kadar çıkabiliyor. Hesabın merkezinde ise dev bir batarya bankası duruyor: yaklaşık 28 ton ağırlığında, 5 megavatsaatlik bir depo. Foundation'ın kıyas için kullandığı tabloyla, seksen sekiz adet Tesla'nın bataryasına denk. Bu depo, elektrik motorlarına yaklaşık 400 deniz mili menzil veriyor; demirde, yani teknenin asıl zamanını geçirdiği yerde ise iki haftalık enerji bağımsızlığı sağladığı söyleniyor.
Asıl mesele de burada. Bir süperyat ömrünün neredeyse onda dokuzunu demirde ya da bağlı geçirir; insanlar yüzerken, yerken, uyurken makine seyretmez, durur. Ama jeneratörler durmaz. Klima, soğutucu, tatlı su, aydınlatma — denizcilerin "otel yükü" dediği bu görünmez iştah, geleneksel bir teknede her gün yüzlerce litre dizeli sessizce yutar. Bir sezonun sonunda bu görünmeyen tüketim, çoğu zaman yol yakıtına yaklaşan bir fatura çıkarır. Zero'nun iddiası tam da bu faturayı sıfırlamak: koyda demirliyken motorun hiç çalışmaması.
Bir teknenin gerçek karakteri broşürdeki ahşap kaplamada değil, makine dairesinde saklıdır.
Şüphem nerede dağıldı, nerede kaldı
Beni bu projede ikna eden iki şey var, ve ikisi de mühendislikten önce ahlakla ilgili. Birincisi, Zero bir yelkenli. Motor yatla seyreden denizi aşar; yelkenliyle seyreden denizle uzlaşır. Bu tekne enerjisinin büyük kısmını yelkenin altında üretiyorsa, bütün sistem zaten rüzgâra teslim olmuş demektir. Greenwashing genelde bunun tersini yapar: dizel kalbi korur, üstüne yeşil bir kabuk geçirir. Zero kabuğu değil, kalbi değiştirmiş.
İkincisi, Foundation Zero bütün teknik veriyi açık kaynak olarak yayımlayacağını söylüyor; sistemler, ölçümler, hatalar dahil, hepsi FoundationZero.org üzerinden paylaşılacak. Yürütme direktörü Eduard van Benthem'in bir cümlesi aklımda kaldı: "Bu proje bizim yeteneğimizi ya da yatı göstermek için değil; daha iyi bir yol olduğunu göstermek ve başkalarını o bilgiyi paylaşmaya çağırmak için." Bir milyarder oyuncağının kendini geçersiz kılmak için bilgisini bedava dağıtması — yat dünyasında pek rastlanmayan bir jest. Yetmiş bin saate yakın araştırmanın, yedi yıllık bir emeğin patentle çitlenmek yerine ortaklığa açılması, bana o tekneye duyduğum mesafeyi azaltan asıl şey oldu.
Ama şüphemin dağılmayan bir kısmı da var, onu saklamayacağım. Söz konusu olan yine 69 metrelik bir nesne; karbon ayak izi sıfırlansa bile, o gövdeyi inşa etmenin, 28 tonluk lityumu üretmenin, paneli ve türbini imal etmenin bir bedeli var ve bu bedel teslim gününden önce çoktan ödenmiş. Sürdürülebilirlik yalnızca seyir günlerinin değil, bütün ömrün hesabıdır. Zero bu hesabın seyir tarafını çözmüş görünüyor; üretim tarafını ise zaman gösterecek.
Niyetle teknoloji arasındaki mesafe
Bu mesafeyi neden ciddiye aldığımı anlatan yakın bir örnek var. Geçtiğimiz dönemde, baştan aşağı hidrojen yakıt hücresi etrafında tasarlanmış 114 metrelik bir süperyat teslim edildi — ama hücreler henüz hazır olmadığı için tekne suya dizelle indi. Niyet gerçekti, teknoloji yetişmedi. Denizcilikte vaat ile teslim arasındaki o boşluk, çoğu "ilk" iddiasını gömen yerdir. Zero'nun farkı, sistemini hazır olmadan suya indirmemiş, on yıla yakın bekleyip tamamlamış olması.
İçeride de bir tutarlılık var, en azından dilde. Vripack, smoked olarak işlenmiş Avrupa meşesi kaplamanın yüzde yetmişini, doğal budakları, damarı, hatta çatlakları görünür kalacak şekilde bırakmış; sahibi kusursuzluğu değil, ağacın kendi halini istemiş. Cilalı bir mükemmellik yerine malzemenin dürüstlüğünü seçmek — bir teknenin felsefesini iç mekânından okumayı sevenler için anlamlı bir tercih. Yine de bunun bir tasarım anlatısı olduğunu, çatlak gösteren meşenin de pekâlâ pahalı bir tercih olabileceğini unutmuyorum.
Zero şimdi teknik denize iniş ve deniz testleri eşiğinde; tüm sistemleri, yazılımı ve performansı suda sınanacak. Teslim sonrası hem özel seyirlerde kullanılacak hem de seçili kiralamalara açılacak, bir yandan da deniz yenilenebilir enerjisi üzerine bilimsel bir gözlem platformu olarak çalışacak. Bütün bu planın gerçekten yürüyüp yürümediğini öğrenmenin tek yolu var: bataryanın iki yıl sonra ne durumda olduğuna, teknenin gerçek bir sezonu jeneratörsüz tamamlayıp tamamlayamadığına bakmak. Vaadi şimdi alkışlamak kolay; asıl soruyu deniz soracak, her zaman olduğu gibi. Ben o cevabı beklemekten yanayım.