VesantheStil, kültür ve iyi yaşam
DerlemelerBülten

Sanat & Kültür

'Project a Black Planet': Barbican'ın Pan-Afrika Sergisi ve Bir Yüzyılın Hesabı

11 Haziran'dan bu yana Londra'da açık olan bu karma sergi, 300'den fazla yapıtla Pan-Afrikanizm'in görsel sanat tarihini yeniden haritalar. El Anatsui, Simone Leigh, David Hammons, Kader Attia. Ama önce şu soruyu sormak gerekiyor: kim haritalar, kimin için?

· Sanat & Kültür Editörü · · 3 dk okuma
Barbican'ın beton salonunda 'Project a Black Planet' sergisinden büyük ölçekli tekstil yapıt

Bir serginin 300'den fazla yapıt içerdiğini öğrenince içim buruklaşıyor. Çok fazla şeyi aynı anda sormak — her şeyi kapsamaya çalışmak — çoğu zaman hiçbir şeyi gerçekten tutmamakla sonuçlanır. Ama Barbican'ın 'Project a Black Planet: The Art and Culture of Panafrica'sı (11 Haziran – 6 Eylül 2026), bu sorunu en azından farkında olarak taşıyor. Sergi, Pan-Afrikanizm'in görsel sanata, tasarıma, filme ve basına etkisini bir yüzyılı aşkın bir süreçte izliyor: Afrika kıtasından, Brezilya'dan, Karayipler'den, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa'dan yapıtlar yan yana.

Sergi Art Institute of Chicago ve MACBA Barcelona'nın ortak üretimiyle hazırlandı; Barbican ile KANAL-Centre Pompidou Bruxelles'de de gösterilecek. Bu çok ortaklı yapı önemli: bir kurum için değil, Kuzey Atlantik'in dört farklı kültür merkezi için tasarlanmış bir küratöryel proje. Bu durum serginin güçlü yanlarından biri ama aynı zamanda neden dikkatli bakmak gerektiğini de açıklıyor. Büyük koalisyon, büyük alana sığması için yapılmış büyük iddia demek. Her zaman içerik böyle üretilmez.

Yine de içeri girip durmak zorunda kalacağınız yapıtlar var. David Hammons'ın African American Flag'i (1990), Pan-Afrika bayrağının kırmızı-siyah-yeşil renkleriyle Amerikan bayrağının yıldız-şerit formunu üst üste bindiriyor. Bir kez gördükten sonra gözden çıkmıyor. Yapıt 1990'da Amsterdam'da Black USA sergisi için üretildi — Avrupa'da düzenlenen ilk Afrikalı Amerikalı sanatçı sergisinin başlığı bu. Barbican'da bir yüzyıllık Pan-Afrika tarihine eşlik etmek için hem tarihsel hem görsel olarak doğru bir seçim.

Simone Leigh'nin Dunham (2017) heykeli başka bir tür durmayı zorunlu kılıyor. Rafya eteğiyle yarı mimari, yarı bedensel formu, büst olarak kadın figürünü taşıyor; sergilerde her seferinde farklı bir mekânsal ilişki kuruyor. Barbican'ın beton salonunda bu ilişkinin nasıl şekillendiğini merak ediyorum: Leigh'nin heykellerinin kendine özgü bir alan talebi var, kurumsal beyaz küp zeminlerde bu talep her zaman tatmin edilmiyor. Yapıt, Amerikalı koreograf ve dansçı Katherine Dunham'a ithaf edilmiş — vodun dansını bale tekniğiyle eriten, 1930'larda kendi okulunu kuran, sürekli bir sınır geçicisi. Leigh bu ikili mirası tek bir bedende, seramik ve rafyada somutlaştırıyor.

Kader Attia'nın varlığı sergi açısından güçlü bir seçim. Cezayirli-Fransız sanatçının onarım ve yara üzerine inşa ettiği pratik, Pan-Afrikanizm'in soyut ideolojisini maddi tarihe bağlıyor. El Anatsui'nin metalden örülü duvar halıları ise Batı Afrika geleneklerini ve sömürge döneminin kalıntılarını — alkol şişe kapakları, atık tenekeler — bir şatoya ya da saray dokusuna dönüştüren o tanıdık ama hâlâ şaşırtıcı pratiğiyle orada. Chris Ofili'nin Union Black'i ve William Kentridge'in yerini bulmak zorunda kalacağı mekânsal işleri de listede.

Şimdi o soruya dönmeliyim: kim haritalar, kimin için? Barbican bir İngiliz kültür kurumudur ve İngiliz kültür kurumlarının Afrika ve diaspora sanatını küratörlemesi uzun, karmaşık bir tarih taşıyor. Bu tarih bazen coşkulu keşif, bazen ise — sıklıkla — temsil kotası doldurmak gibi çalışmış. 'Project a Black Planet'in Barbican press materyali bu gerilimi fark ediyor; Pan-Afrikanizm'in 'sabit bir coğrafya değil, kavramsal bir zemin' olduğunu vurgulaması iyi niyetli bir formül. Ama formül olduğu görülüyor. Asıl soru, yapıtlarla kurumun sesinin hangisinin daha yüksek çıktığı.

Müzik programı ayrı bir iz bırakıyor: Meshell Ndegeocello, Tyshawn Sorey, Cesária Évora Orkestrası, Moses Boyd. Barbican burada görseli sesle, sanat tarihini canlı performansla bağlamaya çalışıyor. Bu pratik, serginin sabit yapıtlarından daha hızlı soluyup gidiyor — ama daha kolay akıyor da. Otuzdan fazla etkinlik Haziran'dan Eylül'e uzanıyor. Bunların bir kısmı kalıcı izler bırakır, bir kısmı etkinlik takviminde kurur. Hangisinin hangisi olduğunu sergi kapandıktan sonra bilmek mümkün.

Serginin Eylül sonrasında KANAL-Centre Pompidou Bruxelles'e taşınacak olması ayrı bir not gerektiriyor. Aynı yapıtlar, aynı küratöryel çerçeve, farklı bir Avrupa başkenti. Bu tür gezici kurumsal üretimler ikircikli bir yerde duruyor: uluslararası görünürlük hem sanatçı hem yapıt için değerli; ama her mekânda aynı şeyi söyleyen bir sergi, her mekânda aynı soruyu da beraberinde taşıyor. Pan-Afrika sanatını Brüksel'de görmek, Belçika'nın sömürge tarihiyle konuştuğunda bambaşka bir gerilim üretiyor. Barbican bunu hesap etmiş midir? Bilmiyorum. Ama soru yerinde.

  • barbican
  • panafrica
  • el-anatsui
  • simone-leigh
  • david-hammons
  • kader-attia
  • diaspora-sanati
  • london-2026