VesantheStil, kültür ve iyi yaşam
DerlemelerBülten

Sanat & Kültür

Semiha Berksoy: İstanbul Modern'de Ses ve Boyayla Yazılan Bir Hayat

Türkiye'nin ilk dramatik sopranosunun ekspresyonist tuvallerini ve opera sahnesindeki mirasını buluşturan 'Tüm Renklerin Aryası', 6 Eylül'e kadar Galataport'ta.

· Sanat ve Kültür Editörü · · 2 dk okuma
Geniş müze galerisinde asılı canlı renkli ekspresyonist tuval — sıcak spot ışığı altında kırmızı ve mor tonlar

İstanbul Modern'in Galataport kanadında, Semiha Berksoy'un tuvallerinin asılı olduğu galeride uzun duruyorsunuz. Renkler bağırıyor — kırmızı, morumsu kahve, parlak sarı. Figürler sahne ışığının altında gerilmiş gibi: geniş fırça darbeleri, öfkeli çizgiler, sanki tablo üzerinde bir şey hâlâ yaşıyor. Bu tablolar dingin değil. Sakin de değil. Ve tam bu yüzden 1910–2004 yılları arasında yaşamış, her iki biçimde de dünyaya işini yaptıran birine ait hissettiriyor.

Berksoy'u yaşarken bir kategoriye yerleştirmeye çalışmak hata olurdu; ölümünün ardından da öyle. 'Türkiye'nin ilk dramatik sopranosu' başlığı doğru ama yalnızca başlangıç noktası. Çengelköy doğumlu, Berlin'de eğitim almış (Hochschule für Musik, 1936–1939), Richard Strauss'un 75. doğum günü kutlamalarında Ariadne auf Naxos'ta Ariadne rolünü seslendirmiş biri olarak opera tarihine zaten kaydedilmiş. Ama aynı zamanda resmi asla bırakmamış; annesi ressam Fatma Saime'den miras aldığı bu boyutun sahnedeki hayatıyla koşut ilerlediğini, birinin diğerini tamamladığını ancak şimdi bu ölçekteki bir retrospektifle görmek mümkün.

200'den Fazla Yapıt, Tek Bir Dil

Öykü Özsoy Sağnak, Deniz Pehlivaner ve Yazın Öztürk'ün hazırladığı 'Tüm Renklerin Aryası', 22 Ocak'ta açıldı ve 6 Eylül'e kadar görülebilir. 200'ü aşkın yapıtı kronoloji sıralaması yerine tematik eksenlerle bir araya getirmiş — sahne ve tablo birbirini kovalar. Tosca, Salome rollerinin ilhamıyla yapılmış figüratif resimler, öz portreler, arşiv belgeleri, film kesimleri ve ses kayıtları iç içe. Aralık 2024–Mayıs 2025 tarihleri arasında Berlin Hamburger Bahnhof'ta gösterilen versiyonunu (küratörler: Sam Bardaouil ve Till Fellrath) izleyenler için bu seferkisi genişletilmiş ve yeniden kurgusallaştırılmış. Bağlam değişiyor: Berlin'de Berksoy bir keşif nesnesi, burada kendi şehrinin gecikmeli tanıması.

Resimler büyük formatlı ve ağırlıklı olarak figüratif. Berksoy kendini tekrar tekrar çiziyor: küçük bir kız, daha genç bir kadın, sahne kostümleriyle bir soprano. Bu öz-portrelerin işlevi narsisizm değil — günlük. Opera sahnesinin yarattığı baskıyı, Türkiye'nin erken Cumhuriyet dönemindeki kültürel arayışı, Nazım Hikmet gibi isimlerle kurulan ideolojik yakınlığı tuval üzerinde sindiriyor. Boya, sözcüğün gidemediği yere gidiyor.

Berksoy'un resimlerinde opera sahnesi değil, sahnenin içinde duran insan var. Bu fark küçük görünür ama her şeyi değiştirir.

Tan Eren

Ses ile Boya Arasındaki Çizginin Yokluğu

Kendi izleme pratiğimde müzik ile görsel sanatı ayrı bölmelerde tutmak güç gelir. Berksoy bu güçlüğe gerçek bir yanıt sunuyor — ya da daha doğrusu, o soruyu hiç sormamış. Ses ve boya onun için iki araç değil, aynı dürtünün iki dışa vurumu. Ariadne'nin yalnızlığını figüratif soyutlamayla işlemek tutarsız değil, tutarlı. Sanat tarihinin disiplin sınırlarını sert çizmesi, bu tür pratikleri orijinal kaynakta değil, sonradan sorun haline getiriyor.

Retrospektifin İstanbul'a özgü ağırlığı da ayrı. Berksoy kendi şehrinde, ölümünden yirmi iki yıl sonra bu ölçekte ele alınıyor. Sergi bir kutlamadan çok gecikmeli bir diyalog gibi duruyor — müze kendine soruyor: o zamanlar bu işe ne kadar yer verdik? Bu soru dile gelmiyor ama serginin biçimi oraya işaret ediyor. 6 Eylül'e kadar açık.

  • semiha-berksoy
  • istanbul-modern
  • opera
  • turk-sanati