Sanat & Kültür
Giacometti ve Dendur: İki Bin Yıl Arasında Kalan Bronz
Metropolitan Müzesi'ndeki sergi, Giacometti'nin uzun ince bronzlarını antik bir Mısır tapınağının içine yerleştiriyor — ve bu karşılaşma, modernizmin sandığından farklı bir soruyu gün yüzüne çıkarıyor.

Temple of Dendur, MÖ 15 yılında inşa edilmiş, 1965'te Mısır tarafından Amerika'ya bağışlanmış, 1978'den bu yana The Met'in cam kapalı salonunda duruyor. Nil kıyısının taşı, Manhattan'ın ortasına taşınmış ve kuzey ışığıyla yıkanıyor. Bu zaten başlı başına bir paradoks — antik miras için modern bir vitrin. 12 Haziran'dan itibaren bu paradoks katmanlandı: Fondation Giacometti'den gelen 14 heykel, tapınağın içine ve çevresine yerleştirildi.
Serginin küratöryel mantığı apaçık görünebilir: antik Mısır Giacometti'yi etkiledi, bağlantıyı göster. Ama The Met'in basın notları dikkatli okunursa iddia bundan daha nüanslı. Küratörler Stephanie D'Alessandro ve Aude Semat, biçimsel benzerliği değil zamanın çalışma biçimini inceliyor. Giacometti'nin heykelleri figüratif ama soyutlanmış: bedenler tanımlı ancak doku kazımayla yeniden belirsizleştirilmiş, hacim uzaklıkla eriyip gidiyor. Mısır tanrı figürleri ise tam tersi bir ilkeyle çalışıyor — her şey sabitleme, tanımlama, kalıcı kılma dürtüsünden geliyor. İki üretim mantığı yan yana geldiğinde birbirini ne doğruluyor ne de çürütüyor; sadece aynı soruyu farklı yanıtlıyor: insan figürü ne kadar taşınabilir, ne kadar evrensel?
Walking Woman (I) 1932'den, Giacometti'nin sürrealizmin içinde çalıştığı döneme ait. Tapınağın sununak odasına, antik kült nesnelerinin duracağı konuma yerleştirilmesi, küratöryel bir jest olarak okunsun diye tasarlanmış. Ama mekân bu jesti beklenmedik bir yerden kiriyor: cam salonun kuzey ışığı tapınak taşını hem aydınlatıyor hem mesafeye itiyor, aynı ışık Giacometti bronzunu tutarsız yoğunluklarda vuruyor. Statik olan tapınak, dinamikmiş gibi görünüyor; hareketli görünen figür ise donuyor.
Sergiyi onaylayan veya reddeden pek çok kritik okuma mümkün. Bir yanda: farklı kültürel üretimleri yan yana koyarak tarih dışı bir 'evrensel sanat dili' hayali kurmak, en yaygın müze tuzaklarından biri. Bu eleştiri geçerli. Öte yanda: D'Alessandro gibi bir modern sanat küratörünün Mısır departmanıyla ortak yürüttüğü proje, The Met'in yeni Tang Kanadı vizyon belgesiyle örtüşüyor — modernizmi Batı-merkezli bir anlatıdan çekerek 'sürekli ve küresel bir tarih' içine yerleştirme amacı. Bu kurumsal çerçeve iyimser, ama içtenliği tartışılabilir.
Giacometti'nin piyasadaki ağırlığı ayrı bir başlık. 2015'te L'homme au doigt 141,3 milyon dolara satıldığında sanatçı bir anda yeniden fiyat konuşmalarının odağına girdi. O rakamın gölgesinde bu sergiye bakmak, nesnelere bir değer damgası vurulmuş hissi yaratıyor — sanatçının kendisinin asla savunmadığı bir çerçeve bu. Ama The Met'in cam salonu, müzayede blokları yerine ışık değişimiyle tanımlandığı için, o gölge burada biraz dağılıyor.
Eylül başına kadar açık. Salona sabah ilk saatlerde girdiğinizde, kuzey ışığı henüz alçak açıdan vururken tapınak taşlarının rengi değişiyor — soluk sarıdan neredeyse griye kayıyor. Giacometti figürlerinin bronzu da o saatte farklı; öğlen sertleşen ışıkta olmayan bir derinlik var sabah yarı karanlığında. Sergiyi zamanla görmek, bilgilendirici panel okumak kadar işe yarıyor.
Modernizmin daha önceki bir dünyayla olan ilişkisi her zaman tek yönlü akarken sunulur: ileriye giden sanatçı, geride kalan arkeoloji. Bu sergi o akışı durduruyor. Tapınak yerinden oynamamış; Giacometti onun yanına geldi. Hangisi daha çok zaman taşıyor, söylemek güç.